YEREL
Giriş Tarihi : 17-10-2020 20:09   Güncelleme : 18-10-2020 00:12

Beşköprü dile geldi konuştu “Ben hancıyım, sizler yolcu”

Geçip karşıma bakın; bir hazine saklı bende. Korkmayın gelin yanıma, üzerimden yürüyün, bir o uca bir bu uca koşa-koşa… Arşınlayın boyumu ki, boyunuz göğe ersin. Şaka değil bu söylediğim… Kadime ilgi duyanlar bilir beni. Tarihi bilmek birazcıkta insanı bilmektir. Ayağınızın bastığı taşlara bakın, o taşlara nice insanlar bastı. İmparatorlar, padişahlar, vezirler, komutanlar, mimarlar, köleler, atlılar-atsızlar bastı geçti. O taşların üzerinden nice tekerlekler geçti-gitti. Tarihin bilinmezliğine; ahşaptan olanı da, lastikten olanı da geçti-gitti. Nice kısraklar atlar kişnedi, gümüş kırbaçlı binicilerinin altında. Nice yaylı arabalar da hüzünleri, mutlulukları, yenilgileri-zaferleri taşıdı. Nice buseler konduruldu, nice tenler ala büründü, mora keti. Eksik olmazdı taşlarımdan nal sesleri, kısrak sesleri, ayak sesleri. Nalın ve taşın en haşin çarpmasının sesi vurdu dağların kayalarına. Ortalığı öküz, cağmış ve at bağırtıları sarardı, kim bilir belki de kervanları ile develer. Evet, evet develerin böğürtülerini de duydu bu kulaklar, tekmelerini de yedi bu yanaklar. İnsanlar akarsu olurdu yollarıma varmak için menzillerine. Belki de kimi ulaştı gitmek istediği menzile kimi de ulaşamadı hedeflediği menziline. Amma şu kesin ki ulaştılar günün birinde mezarlık menzillerine.

Beşköprü dile geldi konuştu “Ben hancıyım, sizler yolcu”

 

İrfan NİŞANCIK

Mimar Sinan’ın mezar taşında ““…Çekmece cisrine bir tâk-ı muallâ çekdi kim/ Aynıdır âyine-i devranda şekl-i kehşân”diye yazar. Günümüz Türkçesi ile “…Çekmece’ye bir yüksek kemer çekti ki gökyüzünde Samanyolu gibi asılı duran…”  şekildedir İşte O Sinan’dır ki; gelip ayağını basmışlığı vardır üzerine, elini değmişliği vardır kemerine, kemerlerine. Ölçü ipini değdirmişliği vardır, kilit taşına, menzilinin suyuna. Bir köprümüz vardır ki Şehr-i Sakarya’da adına “Beşköprü” deyiveririz. İşte o Bizim Beşköprü’nün yani nam-ı diğer “Justinianos Köprüsü”nün günümüze ulaşamayan kitabesinde de “…Şimdi, taşkın suları bu sütunların arasından geçen ey Sangarios Nehri; sen de artık bir hükümdarın eliyle onun kulu olmuş onun istediği gibi akıyorsun, tıpkı mağrur Hespera ve Med Halkları ve tüm Barbar yığınlar gibi. Bir zamanlar gemilere baş kaldıran, bir zamanlar dindirilemeyen sen, şimdi geçit vermez taşların vurduğu prangaların arasındasın” yazar ki mısralar Şair Agatias’a aittir. Günümüz Türkçesi ile de “"Mağrur İtalyan Esperi gibi bütün İran, Medik ve Barbar kabileler gibi akan su, akışı su kemerleriyle kesilen ey Sakarya, sen de şimdi hakimane bir eserin esiri olarak akıyorsun..." ifadesini içerdiği rivayet edilir. Görmedik, bilmiyoruz… Öyle de kabul ediyoruz. Hayır, hayır sakın zannetmeyin bugünde tarihten dem tutacağız. Sakın ha… Öyle bir zanna kapılmayın. Peşin hükümlü olmayın yoksa okumaz, Âlim Allah yanılırsınız da sonrada bir başka okuyan dostunuzdan bu yazıyı ve içeriğini duyarsınız da “tüh neden okumadım ki?” diye pişmanlık duyar da kendi kendinizden pişmanlık duyarsınız. Sonra da vebalini bendenize yükler de günahıma girersiniz. Bence yazının tamamını okumaya karar verir ve bu kelimeden sonra okumaya devam edin. Hem peşin hükümlülük adına bir yaşanmış örnek hikâye vardır ki; okusanız kastımı daha da iyi anlarsınız. Bakın hikâyeye isterseniz. “…

Şaka dese böyle bir şaka yapılmazdı

Genç adam evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca ahşap olanlara rağbet azaldı.  Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur yardımcıya ayırdığı parayı çocukların harçlığına katardı. Adam bir gün çalışırken elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Planyayı yağladı talaşları süpürdü. Aksi gibi o akşamüzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi.dü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı. Şalteri kaldırınca atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu. İşe koyulduğunda yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada babasını karşısında bulmuştu. Adam on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması hangi yönden bakılırsa bakılsın büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat serseri olmasını engellerdi. Adam oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra eşine dert yanarak “Bu çocuğun okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!” dedi. “Eğer serbest bırakırsak başımıza büyük dertler açacak!” Adam bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde arkadaşlarına ait ipucu olmalıydı. Eşi istemese de ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı. Oğlu en son sayfada "Bu gece kötü bir rüya gördüm!" yazmıştı. "Atölyede çalışırken babamı elektrik çarpıyordu. Allah'ım onu koru! Ben elimden geleni yapacağım!"  

O çamur yavaş-yavaş kemal buldu

Mevlana Celaleddin-i Rumi Mesnevisi’nin Altıncı Cildi’nde 1232-1237 başlıklı bölümünde diyor ki “"Tencerenin yavaş-yavaş kaynaması lâzımdır. Birden delice kaynayan yemekten hayır gelmez. Cenâb-ı Hak, şüphesiz 'Ol!' diye bir anda kâinatı yaratmağa kadir iken, Niçin altı günde yarattı? Ki her bir gün de bin yıl kadardı. Çocuğun da yaratılışı dokuz aydır. Çünkü yavaş-yavaş oluş Cenâb-ı Hakk'ın hikmetidir. Âdem'in yaratılışı da kırk gün sürdü. O çamur yavaş-yavaş kemal buldu." . Aynı Mevlana yine aynı eserinin Birinci Cildi 3502-3509’da da insanları önyargıya sevk eden aceleciliğe dair ikazlar yanında; önyargının diğer çürük temeli olan bilgisizliğe ve zararına işaret eder. Kendisi de büyük bir âlim olan Mevlâna ilmin değerine inanır. Zira Cenâb-ı Hak, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e isimleri öğretmiş (Bakara, 2/31), bir başka deyişle İlâhî bir ikram olarak ilim vermiş, onu meleklerden daha üstün bir konuma yükseltmiştir. Bu üstünlüğün açığa çıkması için Hz. Âdem ve melekler Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda münazara etmişler, bu münazaranın galibi Hz. Âdem olmuş; melekler ilim konusunda acizlerini itiraf ederek Hz. Âdem'e secde ederken, şeytan sınırlı ve kısır bilgisinin yanıltmasıyla yetersizliğini kabul etmeyerek secdeyi reddetmiştir. Bu husus, sınırlı bilginin insanı hataya sevk edeceği konusunda ilk örnektir. Çünkü melekler bilgilerinin yetersizliğini beyanla Hz. Âdem'e secde emrine itaat ederken, şeytan bir anlamda Cenâb-ı Hakk'ın her şeyi kuşatan ilmine itirazda bulunmuş; kısır bilgisiyle kıyas yaparak ateşten yaratıldığı için kendisinin daha üstün olduğu iddiasını öne sürmüş, gerçek hakkında yeterli bilgisi olmadığı hâlde önyargı ile isyan etmiş, Hz. Âdem'i yalnızca balçıktan yaratılmış bir suret olarak değerlendirmiş, yanlış bir kıyasla kendisini üstün, Hz. Âdem'i hakir görmüştür” yazar. Şeytanın yani şeytan olmadan önceki adı ile “Azazil”in “peşin hükmüne dem tutar. Peşin hüküm adamı yanılgıya düşürür.

Efsaneler - Sakarya Şehir Hafızası

Pazar-Pazar bir dinlenmiş kafamız vardı, onu da öyle bıraktın ortada

Diyeceksiniz ki “Yaa İrfan şimdi lafa başlarken Sinan’ın mezar taşından girip, Beşköprü’nün kitabesine kadar taşıdığın lafı “sünnet çocuğu gibi Yenicami, Bulvar, Çark Caddesi’nde dolaştırıp nereye getirmeye çalışıyorsun anlamaya çalışırken bir anda peşin hükümlülüğün insanı yanıltmasına kadar getirdin. Bravo yani. Pazar-Pazar bir dinlenmiş kafamız vardı, onu da öyle bıraktın ortada” diyeceksiniz ki bunu dediğinizi buradan görür gibiyim. Aslında kastım öyle değildi, bir anda öyleye dönüverdi.  Esasında “Ben Beşköprü’yüm” diyecektim. Dememe kalmadan da yazdım işte. Evet, “Ben Beşköprü’yüm”… Konuşursa Beşköprü ne diyecek dedim ve konuşturmaya başladım; taşları.

Bana gözümün içine baka-baka “taş diyorsunuz

Ben, Adapazarı’nda Beşköprü’yüm. Bana uzaktan bakıyorsunuz, Peşin hükümler verip kim bilir neler düşünüyorsunuz hakkımda. Bazen üzerimden geçiyorsunuz. Belki yanı başıma kadar gelip eğilip bir şeyler söylemeye çalışıyorsunuz. Belki termosa koyduğunuz çayınızı getirip burnumun dibinde bardağınıza koyup, manzarayı seyreyleyerek içmeye çalışıyorsunuz. Beni görüyorsunuz amma maalesef duyamıyorsunuz. Bana gözümün içine baka-baka “taş diyorsunuz”. Bir de ekliyorsunuz  “Gâvurun köprüsü”… Belki bunu da bilmediğinizden bunu dahi demiyorsunuz. Kafanızdaki “peşin hükümleri silemiyorsunuz”…Hem beni duymak istiyor musunuz? O zaman yaklaşın bakalım! Ben bir canlıyım, sizin gibi. Bakamayın taştan olduğuma. Hem biliyor musunuz, benim taşlarımda nice ruhlar saklı… Yaklaşın taşlarımın fısıltısını duyacaksınız; içten, sıcacık ve hüzün dolu. Beni ocaktan çıkaranların, taşıyanların, yontanların, örenlerin terleri işledi tenime-yüzeyime. Kulaklarımda binlerce sesin rengi, gözlerimde nice görüntüler kayıt altında. Ama yorgunum, hem de çok yorgun. Nasıl yorgun olmayayım ki, tarihin, insanlığın, zamanın ve de yüzyılların yükünü taşıyorum. Yani alınmayın amma “sizlerin tepişmesin yükünü” taşıyorum.

Justinianus Köprüsü / Sakarya / 1880'ler | Eski Türkiye Fotoğrafları ArşiviBen Beşköprü’yüm, tarihin, zamanın, insanlığın tanığı.

Ölümüm tarifsiz acısını, kavuşmasının sevincini, ihanetin, zulaların, duyulması istenmeyen binlerce gizli dedikodu sözünün, kuşaklardan sıyrılan palaların ve kılıçların seslerinin tanığıyım. Gizli buluşmaların, yolcuların kalp atışlarının seslerini, soluklarını-nefeslerini duymuş bir tanığım. Benim için nasıl peşin hükümlü davranıp da “gâvurun köprüsü” diyebilirsin; Ey ahmak! Taşlarıma nice-nice gün yüzü görmemiş küfürler çarptı da yankılandı yol aldı yakınlara-uzaklara, yanı başıma. Korkunun tabansız adımlarını bilirim, kılıçtan keskin cesaretin yolcularını, kervanlarını, atlılarını, yayalarını, kedisini-köpeğini, evliyasını, ulemasını, saraylısını, alaylısını, yeniçerisini-subaşını, imparatorunu, imparatorun ahırının atlarını tanırım, görmüşlüğüm vardır. Sen ne bilirsin ne tanırsın ey ahmak, sen sadece peşin hüküm verip beni gâvurluğumla suçlarsın. Gelip bir kere dinlemezsin, kulağıma güzel sözler söylemezsin. Heybesinde, atında, sepetinde, urbasında tütün taşıyanları, baharat götürenleri, su taşıyanları ve sevdasını taşıyanları görmüşlüğüm vardır, asırlar öncesinden gelen gelmişliğimle-geçmişimle. Lafı uzatmayayım ben ahengin de ahenksizliğinde tanığı olmuşum sen neyin tanığısın da beni “gâvur olmakla suçlarsın”. Evet, ben Beşköprü’yüm amma eninde sonunda bir köprüyüm. “İki yakası bir araya gelmeyisice” bedduasına inat iki yakayı bir araya getirenin, ne haber. Beddualara inat karşıyı buraya burayı da karşıya birleştirir-kavuştururum. Ben yerleşik hayatların değil, akıp giden hayatların mecrasıyım.

Beşköprü (Justinianus Köprüsü) - Sakarya Bisiklet ve Doğa Sporları Derneği  | Mapio.net

Bakma taş olduğuma aslım topraktır; milyonlarca yıl beni bu hale getirmiş taş eyledi

Filozofun dediği gibi “İnsana ait ne varsa, yabancım değildir”. Kadının kocasından, vezirin padişahtan, kölenin sahibinden, marabanın ağasından gizlediği nice seslerin tanığıyım ben. Ama çok iyi de sır saklarım hani-yani. Sır dedim de ne kadar çabuk heyecanlandın, ne kadar çok meraklandın, diktin kulaklarını-açtın hemen fal taşı gibi gözlerini. Sağına-soluna baktın da “bende iyi sır saklarım” der gibi eğildin hemen kulağıma da “anlatsana bana bende bileyim” demeye, şımarıklaşmaya başladın.  Bilirim insanoğlunun karnının yumuşak yerlerini, zaaflarını, basınca kırılacak yerlerini iyi bilirim. Bakma taş olduğuma aslım topraktır; milyonlarca yıl beni bu hale getirmiş taş eylemiştir. Yani temelinde seninle de kardeşiz; öyle değil mi? Nasıl yani dediğini duyarımda sadece “sende topraktan gelmedin mi” derim sözü orada bitiririm. Gizlilik hemen her zaman cezp edicidir; hele merak ve şüphe yok mu, bilimin kaynağıdır ikisi de. Beni yapanda, taşımı taşıyanda, yontup-örende hep bu hesap içinde inşa eyledi beni. Nehrin akışını, rüzgârın uğuldayışını, göğün dibinin deldiği yağmurları, fırtınayı, ayazı, ağacı, suyun tuzluluğunu, tatlılığını, dağın-taşın, toprağın-suyun halini dinledi, hesap eyledi… Konuştu onlarla… Onların anlattıklarını kâğıda kaleme döktü… Tıpkı Sinan Mimarın yaptığı gibi o da öyle yapmıştı. Hayır, sakın yanlış anlama lafımı… Sakın zanna kapılma; Mimar Sinan’ının yeri apayrı. Ona, onun dehasına kimse yetişemez, kimse ulaşamaz. O apayrı. Sinan birden Sinan olmadı. Çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa, ustalıktan mimarlığa yükseldi ve koca Osmanlı’nın Mimarbaşısı oldu. Bu meşakkatli yolda Sinan hiç yılmadı ve hep öğrendi. Sinan hem öğrenci idi, hem de öğretmen. Bugün sizlerin arasında “Doğayı yendik, emrimize aldık” diye böbürlenenler var. Aman Allahım! Ne büyük gaflet, ne büyük bir Enaniyet. Yani bencillik. Kibre bak kibre. Zavallı… Zavallılar. Hâlbuki Sinan doğayla barışıktı; doğanın huyunu, suyunu öğrenerek bunları bir teknede aklı ile yoğurdu, içine estetik, yeter miktarda duygu kattı ve kendisini Sinan yapan senteze ulaştı. İşte O Sinan, bildiğiniz Mimar Sinan bir gün yanı başıma gelerek eğildi kulağıma demedi mi bana “Cancağızım, bildikçe çoğalıyor bilmediklerim” demedi mi? Ne zaman dediğini de ben mi diyeyim, aç kitapları bak tarihe, bak coğrafyaya, bak, bu konuda yazılmış eserlere. Diyeceksin ki şimdi O söz Mevlana’nın. Bunu bende biliyorum. Amma gelmedi mi Sinan benim üzerime, bakmadı mı Sapanca Gölü’ne, onu Marmara ile bir edecek kavuşturacak kanalı düşünmedi mi? Ya gördün mü bak geçmişinden de bir habersin. Dönüp bana “Gâvurun köprüsü” dersin üstelik üzerimden gelip geçip bir de evine, işine, yoluna, maçına, toplantına, arabana gidersin. Sen ne acayip bir şeysin Ey ahmak!

Justinianus Köprüsü - Vikipedi

Geçip karşıma bakın; bir hazine saklı bende

Korkmayın gelin yanıma, üzerimden yürüyün, bir o uca bir bu uca koşa-koşa… Arşınlayın boyumu ki, boyunuz göğe ersin. Şaka değil bu söylediğim… Kadime ilgi duyanlar bilir beni. Tarihi bilmek birazcıkta insanı bilmektir. Ayağınızın bastığı taşlara bakın, o taşlara nice insanlar bastı. İmparatorlar, padişahlar, vezirler, komutanlar, mimarlar, köleler, atlılar-atsızlar bastı geçti. O taşların üzerinden nice tekerlekler geçti-gitti. Tarihin bilinmezliğine; ahşaptan olanı da, lastikten olanı da geçti-gitti. Nice kısraklar atlar kişnedi, gümüş kırbaçlı binicilerinin altında. Nice yaylı arabalar da hüzünleri,  mutlulukları, yenilgileri-zaferleri taşıdı. Nice buseler konduruldu, nice tenler ala büründü, mora keti. Eksik olmazdı taşlarımdan nal sesleri, kısrak sesleri, ayak sesleri. Nalın ve taşın en haşin çarpmasının sesi vurdu dağların kayalarına. Ortalığı öküz, cağmış ve at bağırtıları sarardı, kim bilir belki de kervanları ile develer. Evet, evet develerin böğürtülerini de duydu bu kulaklar, tekmelerini de yedi bu yanaklar. İnsanlar akarsu olurdu yollarıma varmak için menzillerine. Belki de kimi ulaştı gitmek istediği menzile kimi de ulaşamadı hedeflediği menziline. Amma şu kesin ki ulaştılar günün birinde mezarlık menzillerine.

Sakarya, Adapazarı Antik Roma Köprüsü - Pera Mezat

Ben Beşköprü’yüm. Amma ben size aidim. Sizden biriyim.

Lafı uzattıkça uzattık. Nereden nerelere ne laflara ulaştık. Ben Beşköprü’yüm. Amma ben size aidim. Sizden biriyim. Ben hancıyım, sizler yolcu. Ama nedense bana bir yabancı gibi duruşunuz, inanın içimi acıtıyor. Bunun nedeni benim gâvurluğum biliyorum. Benim adım yok sizin gözünüzde, ilginiz de yok benim üzerime. Ben sizin dediğiniz anlamda gâvurun köprüsüyüm. Beni tanımazsınız, benimle sohbet etmezsiniz, benim kırılan kollarımı, ayaklarımı tamir etmezsiniz. Benimle konuşun, beni dinleyin… Güzel sözler fısıldayın kulaklarıma. Beni önemseyin, hafifsemeyin, hor bakmayın. Hele kimilerinin o boş-boş bakışları yok mu; hele kimliğimi, benim benliğimi, gelmişimi-geçmişimi yazmamışlığınızın boş vermişliği yok mu? Onu hissettiğim anda inanın o zaman canım çok yanıyor! Canım çok yanıyor!